MA NE YAPTIKKİ DERSİM HEPİMİZİN DEĞİLMİ!


    Dersim Dağlarının Doktoru Hüseyin Akyol.

2000 yılında S.O.S.Munzur'un ilk kıvılcımları ortaya çıkmıştı, 2003 yılına kadar sürekli araştırarak yolumuza devam ettik. 2003 yılından itibaren eldeki bilgilerin çoğalmasıyla Dersim'de destek vermeye başlayanlar oldu ve ilk Hüseyin Akyol ciddi şekilde çalışmak için niyetini belli etti.

2006 yılına kadar Dersim doğasıyla ilgili çalışmalarımıza devam ettik, 2006 yılında Viyana Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden Prof.Saukel bir haftalığına gözlem gezisi yapmak için Dersim'e gelmeyi kabul etti, bu gezi bizim için çok önemliydi, yıllar sonra ilk defa bir bilim insanı tekrar Munzur dağlarına gözlem gezisi yapmak için gelecekti ve eğer olumlu izlenimlerle dönerse yeni bir dönem başlıyacaktı.

Biz Prof.Saukel'i Dersim'e getirmek için üç yıl uğraştık, gezinin önemini iyi bildiğimizden ilk önce. Hüseyin Akyol'u bilgilendirdik, bu haberi aylar önce duyunca çok sevinmiş ve hazırlıklara başlamıştı.
Dersim'de Prof.Saukel ve Hüseyin Akyol'un bu geziyle ilgili serüvenlerini kayıt altına alarak Mezopotamyanın Bahçesinde Altı Gün belgesel filmini hazırladık.


Belgeseli filmi çekmemizdeki amacımız yerli halktan biri ve dışardan gelen bilim insanının Munzur dağlarında karşılaştıkları bitkilerle ilgili değerlendirmeleriyle farkındalığı artırmaktı. Bilimsel sonuçları çok ilginç bir belegesel çektik, adete ders niteliğindeydi bu tür bir deneme daha önce yapılmadığı için sonuçları belge ve bilgi açısından yeni durumlar ortaya çıkardı.


Hüseyin Akyol Prof.Saukel'le yapmış olduğumuz bu gezideki zorluklara rağmen  hem rehberlik yaptı, hemde bilgisiyle hepimizi şaşırttı.
Buyer gölü yolunda gördüğümüz ayılardan biz korkup kaçmaya başlarken Prof.Saukel ve Hüseyin Akyol'un ayılara doğru gitmeleri akıl durgunluğu gibi bir şeydi ama ikiside çok mutluydular.
Bu unutulmaz gezi çok çabuk bitti çok şey yaşandı belkide yıllara sığmayacak çalışmalar, çabalar ve anılar yaşandı en önemlisi bilimsel anlamda elde çok önemli bir belgesel film ve Prof.Saukel'in izlenimleri oldu.

Prof.Saukel Viyana'ya döndüğünde Dersim'de yaşadıklarını üniversitede öğrencilerine ders olarak gösterdi ve ilişki içinde olduğu bilim insanlarına sürekli Dersim doğasını anlatmaya başladı, bizde bu vesileyle yeni bir döneme girmiş olduk. Bundan sonra Dersim'e gelip çalışma yapmak isteyen çok kurum oldu fakat  izin alamadıkları için gelemediler, Prof.Saukel bize 2007 yılında mezun olacak öğrencilerinden birinin istememiz halinde diploma çalışması için Munzur dağlarına gönderebileceğini söylemesi ve önermesiyle Kader Karlıdağ'ın diploma tezi çalışmasının ilk adımlarını attık.

Kader Karlıdağ'ın diploma çalışması bizim açımızdan çok farklı bir deneyim oldu ileriki dönemlerde bu geziyle ilgili daha detaylı bilgiler  vereceğiz. Bu çalışmaya Kader hanımla beraber Fırat Üniversitesi Botanik ana bölüm başkanı Prof.Şemsettin Civelek'in asistanı  Murat Kürşat hoca ve  Kader hanımın dayısı Harun'da katıldı.


Bu çalışmada Hüseyin Akyol her zamanki gibi önemli işler yaptı, yıllarca binbir fedekarlıkla elde ettiğimiz bilgilerin bir kısmını birkaç günde Kader hanımın önüne koyduk, oda Tunceli-Elazığ bölgesinde halkın kullandığı ilaç yontemleriyle ilgili diploma tezi çalışmasını yaptı.
Nerden bakılırsa bakılsın her yerde emeği olan bir insan özellikle bilimsel çalışmalarda çok önemli işler yaptı ve bu coğrafyada bu alanda onlarca çalışma olmadığından çok az sayıdaki güzel işlerde hep onun katkısı oldu.

Kendisiyle çok ilginç anılarda yaşandı bunlardan çoğuna tanık olan Zeynel arkadaşımız şöyle anlatıyor, ben uzun yıllar içinde Hüseyin abiyle çok şeyler yaşadım klasik laf olacak ama hepsini anlatsam roman çıkar derler ya aynen öyle, ben sadece 2008 yılında yaşadığımız bir iki anıyı anlatayım Hüseyin Akyol'un ne kadar önemli olup olmadığına siz karar verin.

2008 mayıs ayında Karagöl ve Mercan bölgesi için Ovacık yolundaydık Vank köprüsünü geçtikten bir müddet sonra  yol kenarında çok değişik bitkiler gördük, hemen resimlerini çekmeye başladık  ama o gün bu civarda çok büyük bir operasyon vardı ve bizde durmamamız gereken yolda bir kaç bitki için durduk ve her zaman olduğu gibi bitkilerin cazibesinden dolayı her şeyi unuttuk.
Bulunduğumuz alanda vadi çok daralmış sadece Munzurun uğultulu sesi vardı, birden başımızın üzerinde kobra diye tabir edilen halikopterin olduğunu farkettik, ben elimdeki fotoğraf makinasıyla Hüseyin abiye bakarken oda olduğun yerde kal sudan uzaklaşma bir şey olursa kendini Munzura bırak demesiyle başımıza değecek kadar yakın kobraya alttan bakmaktan başka bir şey yapmadan bakakalırken, peki sen ne yapacaksın Munzura uzak ve hareket edemiyorsun dememe, beni bırak sen kendine dikkat et uyarısıyla  durdum.

O gerçekten çok rahattı, ben ise daha önce karşılaştığımız aramalardaki sorgularda, doğamız tehlike altında olduğu için bitki çeşitliliğini belgelemek istiyoruz bu yüzden resimleri çekiyoruz dememe çoğu zaman yok ya başka bir derdiniz yokmu veya anlamaya çalışılan bir durumdada olmadığımızdan, şu anki durum yerine o hiç istemediğim sorguda olmayı o zaman  ne kadarda çok istemiştim halbuki, başımızın üstünde koskoca bir kobra ve ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum çünkü zamanı unutmuştuk, elimizi uzatsak yakalayacak gibi bize yakın olan kobranın  üzerimizden vadinin derinliklerine doğru  giderek kaybolmasıyla arabaya binip yola koyulduk. Hüseyin abi  sanki hiç bir şey yokmuş gibi sarı bitkiyide çektinmi diye sormasına, bu kadarınada pes ne yani şimdi yaşadıklarımızdan sonra bunu nasıl yapabilirim diye sitem etmeme, kaç yıldır bu tehlikeleri hep beraber yaşadık sanki böyle şeyler yok her şey güllük gülüstanlık demesiyle realiteye dönüp haklısın dedim , halikopter ilk defa tepemizde asılı olarak kaldı ama bu coğrafyada çok tehlikelerle karşılaşmıştık.

Ovacık'ta Rıza abi ve Dersim'in neşe kaynağı İsmail, tavuk İnan ve Mustoyu görünce başka bir alem içine girdik. Ertesi gün Karagöle gideceğiz ve sabahın altısında yola çıktık, ziyaret köyünde arabamızı bırakıyor yola devam ediyoruz, ilk küçük tepeyi geçtikten sonra bende kesilmeler başlıyor, benim dışımdakiler hepsi tay gibi süratliler ben ise daha yolun başında sürünüyorum.

İlk molada kahvaltı yaparken Rıza abi otları yemeye başlıyor, diğerleri söz birliği yapmışçasına bu otu ye diyorlar. Kabukları soyulan otu yemeye başlıyorum, ilk başlarda salatalık lezzetinde ve çok sulu olması hoşuma gidiyor bir kaç dakika sonra boğazımda yanmalar ve öksürük başlıyor birden üçü gülerek sana şaka yaptık ayıların en sevdiği otu yedin diyorlar.

Ben boğazımın yanması ve gözyaşları içinde hiçmi akıllı adama rastgelmeyeceğim diyerek kızıyorum, onların umuranda değil, ma ne olmuş şaka yaptık diyorlar.


Yanma geçiyor ve daha önce çok zorlandığım küçük tepeden sonra Dersim'in dağ tırmanışındaki en zor parkurlarından, arkadaşların deyimiyle Karagöle gelen Dersim'e bir daha gelmiyor denilen zor yolculuğu bu otun verdiği enerjiyle rahat atlatıyorum demekki ayılar boşuna yemiyorlar diye bana takılıyorlar.


Karagöle varıyoruz çok güzel bir manzara var etkilenmemek elde değil, Mayıs ayı fakat  her yere kar hakim. Gölün karşı kıyısında çok büyük bir Bezuvarın cesedi duruyor ben ise nasıl olurda doğayı en iyi tanıyan bu canlı suya düşmüşte boğulmuş gibi saf düşünceler içindeyken, oraya kadar güzel olan hava birden dağılıyor kar fırtınası içinde kalıyoruz, ve bu büyük Bezuvarın aynen bizim yakalandığımız fırtınaya yakalanıp suda boğulduğunu anlamamda zor olmuyor.


Arkadaşlar biraz yukardaki küçük bir oyuğa doğru benimde gelmemi istiyorlar, tamam diyor arkalarından devam ediyorum. Kar fırtınasından dolayı bir adım ötesini görmek imkansız olduğundan onları kaybediyorum. Yukarı doğru gitsem belki bulurum diye zor bela hamle yapıyorum ama nafile 2400 m. yükseklikte kar fırtınası içinde karlara yığılıyorum, gerçekten kuvvetim kalmamış, ayı otuda etkisini yitirmiş ne yapacağımı bilmiyorum.

Bir müddet sonra tuhaf duygularla içiçe oluyorum , soğukta sımsıcak oluyorum tüm sevdiklerimi, Dersim'i düşünüyorum, uzaklardan çok uzaklardan Hüseyin abinin yüksek sesi bu güzel düşü bölüyor, Zeynel bağır sesini duyalım nerdesin diye. Bağırıyorum ve düşlerden uzaklaşıp soğuklara dönüyorum aman Allahım diyorum ben gitmişim, gördüklerimde düş falan değil tamda kopuş noktasındayım. Sürüne sürüne Hüseyin abinin sesinin geldiği yere doğru tırmanıyorum. Bana doğru gelmeleriyle nihayet kendilerine ulaşıyorum. Sağlam yer bulmuşlar bendeki tehlikeli durumu görüp hareket etmemi istiyorlar, bir kaç hareketten sonra kendime geliyorum.

Arkadaşların telkinleriyle geçirdiğim tehlikeyi anlamaya başlıyorum. Koskoca Bezuvarı bu havalar yok etmiş, benim o durumdan kurtulmam mucize. Hepimizin hareket etmesi lazım ve o tehlikeye rağmen aşağıya inmemiz gerekiyor yoksa daha tehlikeli bir durum çıkabilir. Bu sefer bütün gözler benim üzerimde olarak aşağıya inmeye başlıyoruz, bundan sıkılıp korkmayın öyle kayış atmak yok diyorum.

Birbirimizi kaybetmemek ve motivasyon için türküler söylüyoruz ama hepimizde değişik türden söylüyoruz, Zazaca, halk müziği ve  arabesk, hadi diğerleri normal ya arabeske ne demeli diye gülerek yolumuza devam ediyoruz. Vadinin derinliklerinden aşağıya doğru indikçe hava birden güneşlenmeye başlıyor, Hüseyin abide tehlike yok artık deyip  Rıza abiyle her zamanki tartışmalarına devam ederek aramızdaki mesafeyi açıyor.

Yukardan gelen taşlara doğru bakıyoruz, yavrusunu otlatan ayı bizden huylanmış olacakki taşı bize doğru yuvarlamaya başladı, gözlerimiz hemen Hüseyin abi ve Rıza abiyi aradı fakat ortalıkta yoktular, büyük bir şans eseri cep telefonunun çektiğini görüp hemen Hüseyin abiyi aradım.Telefon çalıyor fakat cevap vermiyordu.
Bizde korkuyla beraber koşarak aşağıya vadinin derinliklerine doğru yol aldık. Daha sonra karşılaştığımızda halen tartıştıklarını görüp helal olsun ayı bize taşlar attığında telefon açıp yardım istedik cevap bile vermediniz dememizle Hüseyin abi telefona bakıp aradığımı görünce, ma ne olmuş ayıdanda korkulurmu demesiyle gülmeye başlıyoruz.


Kimse bir kaç tane bitkiyi belgelemek için yaşadığımız zorluklara inanmaz ama yıllarca biz kendisiyle hep bitkilerin peşinde tehlikeler atlattık ve o her zaman bizim kurtarıcımız oldu.
Kendisiyle o kadar çok şey yaşadıkki hayatta en önemli şeyin tecrübe olduğunu ve insanların iş yaptıkça emek verdikçe gerçek değerinin ortaya çıktığının en güzel örneğini onda gördük.
2009 yılında Dersim'in çoğu yerleşim alanı her zaman olduğu gibi gine girilmesi yasak olan bölge olarak ilan edilmişti ve Hüseyin abi her Pazar mutlaka Dersim dağlarında pikniğe, geziye gidiyordu. Gittiği yerler yasak kapsamındaydı bunu gidip vali yardımcısına iletip ben amatör dağcıyım, dağlara gidip gezmesem yaşayamam demesiyle yetkili kişinin kendisine tuhaf bakmasıyla karşılaşması
başka ilginç bir durumdu.

Dersim sevgisi yüzünden 70li yıllarda çalışmak için geldiği Avusturya'dan geri dönmüştü. 40 yıldır Dersim dağlarında ve doğamız için çok önemli işler yaptı, kendisini tanımaktan dolayı çok onur duydum, yalnız bende değil birlikte çalıştığımız yıllar içinde herkesi çok etkiledi. Kendisine bu vesileyle tekrar teşekkür ediyorum.
Dersim adını kullanan ama gerçekte Dersim icin somut olarak bir şey yapmayan, sürekli bir şeyler yapıyormuş gibi olan kendilerini pazarlayanlara bakıp Hüseyin abiyi düşününce iyiki böyle biri var diyebiliyorum, kendisi çok alçak gönüllüdür onun yaptıklarının,fedekarlıklarının 
yüzde birini başkası yapsa başımıza kahraman kesilir, ona sorsanız ma ne yaptıkki Dersim hepimizin değilmi der.